Gitme


Seni dün akşam rüyamda gördüm. Şu an anlatamadığım ama dalgalara benzettiğim garip bir oluşumunun üzerindeydik. Garip, çünkü benzettiğim dalgaları andırıyor ama dalga değildi. Bir birine parellel, girintili çıkıntılı kalın çizgili bir oluşumun ürkütücü bir parçasıydık. Bu çizgiler bazen yükselip bazen de alçalıyordu. Ama hiç kıyıya çıkmıyordu. Sonsuzluğa yol alılırcasına sürüklüyordu bizi. Sana yaklaştıkça uzaklaştığımı hissediyordum. Kafamda biriktirdiğim bunca şeyi tam söylüyorken sen, dalgayla yükseliyor ve benden uzaklaşıyordun. Ben ise dalganın alçak kısmında kalıyor, sana hazırlayıp söylemek istediğim sözcükleri tek tek denize döküyordum. Tel tel denize dökülüyordum. Denizin tuzlu suyu sözcüklerimi yakıyor ve sözcükler buharlaşıyordu, dilimde. Bu buhar  beynimi bulandırıyordu.


Sana ne söylemek istediğimi hatırlamıyorum, beynimi bulandırmıştı, bu tuzlu buhar. Tek tek denize dökülüyordum ya her denize döküldüğümde bir sen düşüyordun aklıma ve bu senler bir bir çoğalıyordu içimde. Sen çoğaldıkça ben sana dönüşüyordum. Sen oluşumun sırasında ilk değişen tenim olmuştun. O pürüzsüz ipek tenin tenim olmuştu. Ve sen üzerimde evrimleşiyordun, büyük bir devrimle. Sonra… sonrası gözlerin, içten ve samimi ışıldayan gözlerin, maral demek isterdim ama daha ötesi bir şey daha farklı bilinmeyen keşfedilmemiş bir şey bir okyanusun en derin yerinde saklı kalabilmiş bir inci veya bilmem ne. Gözlerin artık dünyanın en derin yerindedir okyanusa dönmüş yüreğimde. Sana dönüşürken kendimi eksilttiğimin farkındayım ama durduramıyorum bu amansız akışı. Dönebilir miydim kendime,dönseydim geride kalan ben miydim? Ama evrim başlamıştı bir kere devrimsiz bir gelecekte.


Ben sana dönüşmüşüm aynanın sırıyım, yani senin karanlık yönün, yani görünmeyen yanınım, yani kızaran yanağınım. Seni anlatabilmek için düşmüşüm umutsuz bir yolculuğa. Bu yolculukta, o ipeksi teninden kopardığım bir buse öpücükten başka, ne alabilirdim ki yanıma. Oysa yanında olduğumda yatağını kaybeden bir nehre dönüşüyorum, fırtına öncesi sessizliğe bürünüyorum, dudaklarım bükülüyor, boğazıma düğümleniyor, uzun öznesiz cümleler. Bana bakarken bir başka yerde oluyorsun. Takılıyorum düşlerinin peşine sürüklenircesine ve artık cüssenin olduğu yerde değilim. Sonrası bu sessizlik fırtınayı müjdeliyor bize ve aklımda her anın karesi bir film şeridi gibi geçiyor, terli gecelerimde. Acabalı!sorular yanıtsız kalıyor, yalnız bırakıyor, seninleyken sensiz bırakıyor. Sensizlik cep telefonumun tuşları kadar yakın, ondan bile korkuyorum… aradığınız numara şuan ulaşılmıyor daha sonra tekrar…. 


Soluksuzum Mizgin, soluksuzum yol yurt bilmez şaşkınım, bir ATM kabini titreyişlerime ısınak gibi durur. Içine giremem kapısına yaslanır yatarım. Seni dün akşam ATM camına yaslayıp uyuya kalırken, rüyamda görmüştüm. Sarabının son yudumunu ikram edebilmek için beni uyandıran ayyaştan kaçıyorum, dalgalar üzerimdeyim yumuluyorum, tam tutarken elini dalga yükseliyor ve sen benden gidiyon. Ayyaş peşimde şarabının son yudumunu yudumlarken,  sarılıyor bacaklarıma tepe takla… Uzatıyorum ellerimi bırakıp gitme diyorum. Bırakma beni bu ayyaşla, diyorum. Uzanıyorsun dalgaların üzerine ve gittikçe uzaklaşıyorsun, benden. Unuttun mu? Ben sen olmuştum, sen gittiğinde soluksuz kalırım, kıyıya vurmuş bir balığım artık. Son çırpınışlarım, son… gitme… gitme…gitme



Hasan Yuvanc

<<geri