PERI KIZI


Büyük evin avlusundan mutfak olarak kullanılan ara bir holden geçen Goze, karanlık tandırlığa yöneliyordu. Tandırlığın karanlığı, tandırda yükselen alevle aydınlanıyor ve bu aydınlığa tandır damının, açık ve kare şeklindeki üst pencereden inen ışık eşlik ediyordu. Goze bu ışık cümbüşünün içinde yüreğine inen korkunun anlamsızlığına kapılıp aleve yanaşıyordu. Alevden yükselen duman meşe ağacı kokuyor ve Goze’nin gözlerini yakıyordu. Tandırda çatırdayarak yanan meşe ağacının alevi şahlanarak, üst pencereden inen ışığı, eteklerinden toplayıp pencereden dışarıya kadar yükseltiyor ve bu yükselişliğe Goze’yi de alıyordu.


Hotan baharı yaşıyordu. Köyün önüne serilmiş çayırın otu diz boyu ve rengârenk çiçeklerle süslüydü. Bir serçe, masmavi gökten inip söğüt ağacının kuru dalına konuyor, ardında kalabalık bir serçe sürüsü koro şeklinde öterek söğüt ağaçların şenlendiriyor sonra hep birlikte mavi göğe yükselip bir bulut şeklini alıp gölgelerini peşlerinden sürükleyip Bingöl dağlarının ürkütücü uğultusundan kaybolup yitiyorlardı. Kanatlarını olanca geniş açmış bir kırlangıç, dimdik çayıra dalıp, çayırda kayboluyor biraz çırpındıktan sonra ağzına aldığı avıyla Hotan’ın doğusundaki derin vadiye doğru süzülüp yitiyordu. Toprak sıvalı, saçlı evin giriş balkonunda oturan Veli bütün bunları izlerken sacdan inen sıcaklıkla uyuya kalmıştı. Kesik kuyruğun hırlamasıyla uyanan Veli,  yerinde kalktı balkon merdivenin ahşap korkuluklarına dayanıp uyuşuk uyuşuk aşağıya indi. Meşe ağacından yaptırdığı sopasını eline alıp kesik kuyruğu takıp peşine Bingöl dağlarına, serçelerin gölgesinin yittiği yere doğru yöneldi.


“Gördüm” dedi Gülperi “simsiyah saçları tel teldi, topuklarına kadar inmişti. Yüzünde bir nur vardı, yüzünde alev kırmızısı bir renk, avluda boz ata binmişti. At kişniyordu. Karşıdaki tepeden yankılanıyordu kişnemesi boz atın. Duymadınız mı? dedi Gülperi. Yankılanan sesi de mi duymadınız ya meşe ağaçlı ormandan yükselen uğultuları; onu da mı duymadınız… Haklısınız ben otuzuna gelmiş kız kurusuyum bacağım da sekili, peri kızı  niye bana görünsün ki Pir Hasan Baba dururken Güllü  anamız dururken şehitlik varken…. Gülperi’nin gözleri doldu dudakları büzüldü kimse dokunmadı ağlamasın diye ama yinede ağladı döndü, arkasında kaldı onu dinleyemeyenler, seke seke ilerledi bir ara duraksadı bir şeyler söylendi. Veli’nin kesik kuyrukla gittiği serçelerin gölgesinin yittiği yere doğru… “Goze de görmüş hem de tandırlıkta tandırdan yükselen meşe ağacının alevi içinde yükselmiş, üst pencereden sır olup gitmiş Goze’de görmüş.”Söylene söylene gitti Gülperi, yaşlı söğüt ağıcının soluk gölgesinde dinlenmeden söylene söylene…


Güneş, Hotan’ı karşına almış al bir renge bürünmüş Hazır Baba dağının tepesinde salıveriyordu kendini. Sürü, çobanın heybetli sesiyle kendine yön bulmaya çalışırken inatçı keçiler güzergahı belirliyordu. Veli ve kesik kuyruk tepeden göründüler tepenin kayalık kısmında o kayadan bu kayaya zıplaya zıplaya sürüye yanaştılar. Heybesine doldurduğu mantarları akşam yemeğine yetiştirmek için Veli, adımlarını geniş atıyordu. Kesik kuyruk dilini ağzından dışarıya uzatmış, Veli’nin arkasından sürükleniyordu. Çoban kesik kuyruğa seslendi, heybesinden çıkardığı ekmeği göstererek Kesik kuyruğu yanına çağırdı. Kesik kuyruk Veli’den onay almak istercesine ona baktı. Veli gülümsedi kesik kuyruğa, diz üstüne çöküp başını okşadı çobanla saldı geceye.

Pir Hasan Baba Goze’yi dizine oturtmuş tandırda gördüğü peri kızını tekrar tekrar anlattırıyordu. Goze bitirince “hadi kızım bir daha anlat” derdi bu kaçıncı deyişiydi. “Hadi kızım…”Goze, “tandırlığa anneme bakmaya gitmiştim baba, tandırda meşe ağacının alevi yükseliyordu, ellimden tuttu beni peri kızı, aleve doğru çekti beni, üst pencereden inen gün ışığı ikiye bölündü… Tel teldi saçları, topuklarına kadar inmişti, nur inmişti yüzüne, nur alev kırmızısıydı; kırmızı yüzümde aydınlanıyordu. Meşe dumanı gözlerimi yakıyor genzim yanıyor ve nefessiz kalıyordum ama kendimi ondan alamıyordum ellerimi sıkıca sarmıştı sonra yükseldi ışık. Ben de yükseldim ışıkla. Ayaklarımın altında alev parçaları saçıyordu alevin üzerindeydim. Pencereden inen ikiye bölünmüş ışık sarmaştılar ben yerdeydim ne zaman yere indiğimi hatırlamıyorum meşe alevi eteklerinden topladı ışığı, sonra yükselip,  pencereden yitip gitti.”Anlata anlata uyudu Goze çatlak ellerinden öptü onu Pir Hasan. Annesinin hazırladığı yatağına yatırdı bir öpücükte alınana kondurdu.


Gülperi nerde kaldı diye soracaktı ki babası, Gülperi kapıda bitti. Babasına bakmadan ellinde ki, Bingöl Dağlarından topladığı laleleri, radyonun üzerinde duran su bardağına, daha önce topladığı solmuş çiçeklerin arasına yerleştirdi. Babasının o sert bakışlarından gözlerini kaçırtarak annesine döndü. Pir Hasan’ın Goze’nin tandırlıkta gördüğü peri kızı için cem bağladığını ve davetli olduklarını hatırlattı. “Gitmek için seni bekliyorduk” dedi anası. Babasının gerginliğini geçirtmek için “bak mantar topladım baba” dedi Gülperi.  Mantarı görünce yüzü biraz yumuşadı yılan avcısının.  Baba dedi! bir de bir yılan gördüm ki akıllara ziyan ben derim meşe ağacı boyunda sen yaban kavağı anla. Yılan avcısın gözleri yuvasından fırladı “Nerde nerede kızım söylesene nerede gördün? ” “Hızır kayalıklarında, Serçuk Meşe Ormanına aktı, dilim kitlendi besbelli asil bir yılandı.” Aktı meşe ormanına meşeleri sağa sola yatırıp, bir koç gibiydi boynuzları kıvrılmış gövdesine doğru uzanmıştı, bahar yağmur bulutuydu uğultusu aktı meşe ormanına asil bir yılandı yılanların şahı padişahı…” Anlattıkça Gülperi kendinden geçiyordu yılan avcısı. Geven dumanında kızarttığı sopasını, çeyiz sandığının arkasından çıkartıp avucunun içinden bir kılıcı kınından çıkarır gibi geçirdi. Yılanlar şahıyla kavgasını canlandırdı gözlerinde. Gözleri kan çanağına dönmüş kendinden geçmişti “Nerde nerde gördün nerede gördün kızım? topal kızım, sekili kızım yalan söylemiyorsun deme babana... Deme…


Güllü ana birazdan evinde başlayacak cem için bütün hazırlıkları tamamlamıştı ona rağmen Pir Hasan’ın telaşından kurtulamıyordu. Koskoca Pir, gelen misafirleri iyi ağırlamalıydı. Üzerinde Hz Ali resminin bulunduğu duvar halısını odanın en net görünen yerine astı, sol işaret parmağını öpüp başına koydu ya Ali dedi bizi dedi….Duvar halısının köşe çivisine tamburunu astı. Telaşı gittikçe artıyor, gecenin ilahi duygusuna sarılışını iliklerine kadar sis ediyordu. Birazdan cem başlayacaktı alacak üç tellisini eline pervane gibi dönecek. Deme kardeş: Pir Hasan Baba şu Varto ovasında tanımayan mı var, duyuldu mu ismi öpülür parmaklar başa konulur yeminler edilir adına, adaklar adanır… Pir Hasan zikirdeyken Hızır binmiş atına varmış zikrederken damına, vurmuş nalını at, koca nallarını indirmiş mübarek, nal izi buz tutmuş sonra buz çatlak yemiş, buz çatlağından kan akmış kanı anlına süren muradına ermiş… şu Hotanlı Pir Hasan var ya otuz koyun kurban vermiş o sabah tam otuz koyun, varmış ki koyun damına bir koyun uzanmış ayaklarına.  Pir Hasan öte eylemiş koyunu. ınada bindirmiş koyun kalkmış oradan varmış yine Pir Hasan’ın yanına, ayaklarının önüne serilmiş beni de kurban eyle demiş Hızır atının nal izine. Pir Hasan almış sol parmağını dayamış koyunun boynuna bıçak misali kesilmiş koyunun boynu hiç çırpınmamış mübarek yüzüne ışık inmiş, sarı renkli bir ışık Pir Hasan’ın yüzüne de inmiş aynı ışıktan. Güllü gelin görmüş yeminlerle anlatırmış Nazım oğlunun başına yeminlermiş… Aha dermiş şu yüreğimin başına dermiş. Bir ışık indi Pirimin başına, sarı bir ışık, koyun ayaklarının dibindeydi ışık onu da sarmaladı, oracıkta yığılı kaldım. Sarı ışık Pirimin başında haleler oluşturdu yedi ayrı renge büründü, üst pencereden sızarken ışıl bir saçtı, aha Nazım’ımın başına dermiş, Nazım’ının başına yeminlermiş. Doğru söyler Güllü gelin Nazımın başına ise doğrudur. Onun gibi çocuğunu seven görülmemiş duyulmamış bu dünyada onun gibi…


Üç tellisi dile gelmişti Pir Hasan Babanın Ya Hızır Ya Hızır… kan kırmızısına dönmüş yüzü. Vurdukça tamburuna ötüyordu teller, tellerin ritmiğinde Lal Ali pervane gibi dönüyor uzayan sakalına, ağzından savrulan salyalar saçıyor, oradan da meşe ağacının ateşiyle nar gibi kızaran sobaya çarpıp bir hışırtıyla buharlaşıp kayboluyordu. Ya Hızır Ya Hızır… Lal Ali’nin paçalarından Kıvılcımlar yükseliyor bu kıvılcımlarla semaha, Güllü Ana ardından yılan avcısı daha sonra diğerleri bir ip yumağı gibi birbirlerine dolanıyor, bu yunağı gören Pir Hasan adeta kendinden geçiyordu. Kıyıda, köşede bekleşen, büyüklerinin ne yaptığına anlam veremeyen çocuklar, yüzlerine bu mistik havadan yalnızca korku siniyordu. Bazı çocuklar semah dönen analarının eteklerine yapışmış ağlıyor anlayamadıkları bu hareketlere bir son vermelerini bekliyorlardı. Kilitlenmişti semah. Zikir halindeydi herkes kasılmıştı vücutları kasları patlayacak gibi duruyordu, hissedilmiyordu çocuk ağlaması, meşe ormanında yükselen peri kızının uğuldaması da hissedilmiyordu. Döndükçe dönenler teker teker yere yığılıyor bir hamleyle kalkmaya çalışsalar bile bunu beceremiyor oldukları yerde yığılı kalıyordular. “Pirin elinde üç telisi dilinde deyişi. Tü Xızırı tü xızırı sarbe xespı bozı qırı tü xızırı…. şu Varto diyarı görmedi böylesini varmış Hızır o gece Pir Hasan’ın damına …” Lal Ali döne döne vardı sobanın yanına sobada kızarmış şişi çıkardı eğildi Pir Hasan’ın dizine. Yılan Avcısı: destur ver dedi Pirim destur ver lala, dumanlar yükseldi lalın ağzından buz kesildi nar gibi kızarmış şiş. Üç telisini bıraktı elinden Pir Hasan vardı lalın başından öptü başa eğildiler semazenler, bulundukları yeri üç kere öpüp Ya Hızır Ya Hızır… yetiş yardımımıza ya şahımerdan...


Avluda boz attın yanında oyuna dalmıştı Goze. Elindeki çakıl parçalarıyla oluşturduğu evinin içine düzgün küçük sal taşıyla bir sedir yapıyordu. Bittirdikten sonra sedirini, dere yatağında bulup getirdiği saydam bir taşı, yaptığı sedirin üzerine oturttu. Yaptıklarına uzaktan baktı yüzüne bir gülümseme geldi. Ellinde bir küçük cam parçasına, attın su içtiği kovadan bir damla su damlatıp sedire yerleştirdiği saydam taşa uzatıyorken, at kişnedi yüzünü döndüğün de boz ata kıpkırmızı bir ışıktı olmuştu at, atın üstünde kırmızı bir ışık Güneşten iniyordu sanki. Kilitlendi dilli ne kadar bağırdıysa kendi bile duymuyordu sesini ışığa yanaştı yüreği yerinden pırlarcasına çarpıyor, soğuk ter bedenine iniyordu. Işık bir gelinlik içindeydi gülümsedi Gozey’e, Goze de gülümsedi. Boz at şaha kalktı ışık gülümsüyordu. Dile geldi ışık, genç bir gelin sıfatına indi ışık. boz atın iki ayağı havada dolarak kaldı. indi boz attan ışık vardı Goze’nin yanına. Tutu elini, sımsıcaktı elleri bu sıcaklık Goze’nin içine akıyordu. Çakıl taşından yaptığı evine girdi. Peri kızı sedirine oturdu. Bütün bunlar bir rüyamıydı… Hep gülümsüyordu Peri kızı… Boz at suskun… Meşe Ormanı suskun… Goze kilitli... Hep gülümsüyordu Peri kızı… Avludan, üstü düz tavanlı karanlık ara hole sürüklendiler.  Karanlıkta Peri kızı ışıldıyordu ve hep gülümsüyordu…Goze Peri kızına baktı sen dedi sen kimsin niye buradasın?  Peri kızı Goze’ye baktı ben peri kızıyım Hotan kurulurken de buradaydım… Hotan kurulurken de…  Hotan kurulurken…


Hızlı adımlarla tepeye çıktı. Ter şakaklarına inmişti. Bende yılan avcısının kızıysam yine görecem seni yılanların şahı… Yine çıkacaksın karşıma avazım çıkana kadar bağıracağım duyacak bütün Hotan’lı varacaklar yanıma Gülperi gördü diyecekler yılanların şahını. O da babası gibi diyecekler cengâver diyecekler…  Bülbül çeşmesine vardı. Çeşme vadi yamacından aşağı doğru uzun bir yol izliyordu. Çeşmenin rotasına baktı takip ederse onu yılanların şahına güttürecekti ama sekili bacağına güvenemedi. Vadi yamacından tepeye doğru baktı burayı da aşarsa Mağara tepesine oradan da Sercuk Meşe Ormanına varacak… Dinlene dinlene Mağara tepesine çıktı deniz gibi görünüyordu Sercuk Meşe Ormanı. ıki kulaçlık yerdi ama gel gör ki giren çıkamıyor bu ormandan. Çıkan konuşamıyor, konuşan iflah olmuyor. Derler ki günün birinde sevdaya düşmüş bir genç, sevdalısına açamıyormuş derdini. Onun bu sevdasından kuşlar bile dile gelirmiş,  bitkiler bahara çalarmış yemyeşil, sular çağlayanla köpük köpük bulut olurmuş dillenirmiş ama sevdalı vardı mı sevdalısının yanına yaza kalmış kar misali eriyip gidermiş bir anda. Günlerden bir gün: kız, sevdalısına, duyarım ki demiş, bana sevdalanmışsın, bu sevdanı rüzgarlar vızıldarmış ama varıp yanıma bana söylemezmişsin, duyan kalmamış bu sevdanı. Meşe ağaçlarının başında ışık olurmuş senin bu sevdan, senin bu sevdan var ya sarı bir lale kokarmış. Bu lale ise Serçuk Meşe ormanındaymış bu kadar bana sevdalıysan demiş kız, varıp getirsene. Kız, sevdalısına bir sınav eylemiş. Yılan olup akmış, kuş olup uçmuş sevdalı, dalmış Meşe ormanına. Gün gelmiş devran geçmiş kız kocaya varmış sevdalıdan haber yok. Anası Pirlere varmış, ziyaretler adaklar adamış bir haber yok… Sene seneyi kovalar anası ölür sevdalının;  babası ölür kimi kimsesi kalmaz. Sevdalıdan bir haber yok. Kız bir gün evindeyken, sarı bir lale oturduğu taş sedirden biter. Her gün biraz biraz büyür bu lale. Uğraşırlar ama kimsecikler koparamaz büyür de büyür lale göğermiş meşeye döner. Keserler, bıçaklar, tırpanlar hiç biri fayda etmez olur. Ormandan bir yılan kayar köye, varır lalenin yanına tükürür laleye, kırılır kökünden lale. Yılan, takar başına kırılan laleyi, gövdesine kadar uzar bir boynuz olur bu lale yılana. Kız ölür oracıkta… Derler ki yılanların şahı o sevdalıdır kafasındaki boynuzları ise uğruna yılan olduğu sarı laledir…


Gülperi, sevda yılanını düşüne düşüne Mağara tepesinden kayar Serçuk Meşe ormanına. Yüreğindeki korkudan habersizdir sanki. Güneşi kaybettiği yerde, yüreğine inen korku meşe gölgesiyle bedenini sardı. Adımlarını artık korkarak atıyordu. Çünkü adımları onu sonu olmayan bir sessizliğe götürüyor. Sekmiyordu. Sekmediğinden bile habersizdi. Meşe ağaçlarının sardığı koca bir kayalığa vardı. Kayayı dolanmaya başladı kayanın altındaki boşluğu fark etti. Korkusunu ve sekiliğini kaybeden ayakları onu kayanın zifiri karanlığına sürüklüyordu. Her attığı adım biraz daha karanlık oluyordu. Ani bir çırpınma sesiyle bir kırlangıç kanatlandı. Yüreği ürperdi. Derin bir nefes aldı. Derinden bir soluk alışı onu sonu gelmez bir korkuya sürüklüyordu. Ben dedi Gülperi yılan avcısının kızıyım. Sevdalı yılan, çıkıver karşıma ben Gülperi yılan avcısının… Işı verdi mağara bir çift göz parladı yılanların şahı Gülperi’ye gülümsedi Gülperi kitlendi… niye bana görünüyon dedi Gülperi titrek sesiyle… Ben Hotan kurulurken de göründüm… Ben Hotan kurulurken de göründüm… Bütün bunlar bir rüyamıydı…şafak söktüğünde Pir Hasan Baba sürüyü yaşlı söğüt ağacından öteye, Hotan deresine doğru yöneltti. Hapşıra hapşıra tepeden aşağı giden sürü çobanın yetişmesiyle yönünü vadinin yamaç doğrultusuna çevirdi. Pir Hasan Baba eve geldiğinde Güllü Ana kavatlıyı hazırlamış Piri bekliyordu. Pirin benzi solmuştu. Keyifsizce kavatlıya oturdu. Taze yağı ekmeğine sürerken, “kız Güllü” dedi yüzüne bir telaş belirdi “ben bu gece rüyamda” dedi…


Bulut uğultusunu anımsatan bir ses Hotana çöktü.  Pir cama koştu perdeyi aralarken olduğu yere çöktü. Güllü ana Pirin kolundan tuttu kaldırmaya çalıştıysa Pir pencerenin korkuluklarına kaynamış gibiydi. Arka arkaya üç helikopter çayıra indi. Ani bir sessizlikten sonra kadın çığlıkları duyulmaya başlandı. Mezarlık tepesinden tren katarı gibi ard arda sözülü verdi askeri araçlar Hotan’ın bağrına. Sonra çoğaldılar, bir daha geldiler, tekrar geldiler. Sonu olmayan bir çığlık gibiydiler çoğaldıkça çığ gibi büyüyordu çığlıklar. Sonu olmadı bu çığlıkların üç kuşun sesi Veli’yi bu çığlık sesiyle serçelerin gölgesinin yettiği yere götürdü. Güllü ananın yüreği yükseldi yanık kokuyordu. Veli kan damlıyordu kan Hotan’ın bağrına akıyordu. Kesik kuyruğun yüreği yanık kokuyordu.  Bir panzerin arkasında bağlanmış Güllü gelin sürüklenirken çamurun içinden, yaşlı söğüt ağacının gölgesinde Nazım’ını bırakıp uzaklaşıyordu.  Deme kardeş var mı bu Varto ovasında Güllü gelin gibi yavrusunu seven deme kardeş sarı bir ışık süzülmüş Güllü gelinden lal Ali görmüş de dile gelmiş anlatırda durur… anlatırda durur…Karşı tepeden Hotan deresine doğru yatırıldı bütün Hotanl’ı. Bir bulut kapladı özerlerini sonra bir ağırlık çöktü bir yorgunluk…


Goze uyandığında duman çökmüştü Hotan’a. Hotan sessiz sessiz yanıyor, yangın çığlıkları da yakmıştı. Bir kırlangıç dimdik daldı çayıra sonra bir daha yükselmedi. Evlerini saran aleve baktı alevin içinden yaşlı beyaz sakallı bir dede çıktı önce, ardından Peri kızı sonra yılanların şahı, onların arkasından kesik başlı koyun göğe doğru yükseliyordu. Peri kızı gülümsedi, Goze de gülümsedi. Hotan kurulurken de biz buradaydık dedi Hotan kurulurken de… Gülperi elinde sarı bir laleyle mezarlık tepesinden çevresini saran bir haleyle serçelerin gölgesinin yittiği yere doğru süzülüp gitti bir daha da gelmedi. Pir sarılı kaldı pencerenin korkuluklarında alevler içinde, rüyası ona sadıktı.


kapat

Hasan Yuvanc