BİR GELENEĞİN HİKAYESİ


Kolunda asılıydı kova, morali de bozuk. Besbelli su taşımaya yollamıştı anası. Kar da yağdı ki yer, gök beyaza kesildi. Bir hafta dur durak bilmeden yağdı. Öyle ki bütün evler kar altında, çeşmeler kar altında,  erimesi üç ayı bulur. Bu kış çetin geçer su taşıyıcılarının işi zor, genç kızlar yandı. Evin bütün su ihtiyacını iki kilometre uzaktan kovalarla onlar taşırdı. Tek ayağın zor sığındığı kar yolunda kollarına asılı kovalarla suyu çalkalamadan, dökmeden   yürüyebilmek... ıslanır  etekleri  buz saçaklarına döner, tırnaklarına sızı girer, ayakları uyuşur… Bu kış çetin geçer, bahara su çoğalır, dereler coşar. Bu kış zor geçer. Bol bol su taşırım, üşür ayaklarım ellerim üşür… Belli Güllü’nün moralinin bozukluğu bundandır. Bahara ne kaldı ki! Kucağına alsan sığmaz saçları, örmeye kalksan boş ver, uzun iş kalsın yarına.. Bembeyaz bir teni vardı Güllü’nün. Beklide sırf onu kıskandığı içindir durmadan kendini tazeliyordu kar… Bir sesi var ki belki bu yüzdendi zamanı gelmeden kanatlanır bütün göçmen kuşlar. Bir tek kırlangıçlar kalırdı, onlar ise yenilgiyi çoktan kabullenmişti. Yaz kış hep burada kalırlar. İlginç belki de onlara ihtiyacı vardı köylünün. Yaza kim evlenir, kim ölür, kim kalır öykülerini taşırlardı gagalarında.


Hızır ayının ilk haftasında üç gün oruç tutulur, dördüncü gün kurbanlar kesilir, adaklar adanır, ziyaretlere gidilir, çörekler hazırlanır bir telaş sarardı köylüyü.


-Hanım bu komşumuza kurbanı ayırdınmı?

-Sen kan  müsayibine gidecek misin bu akşam?

-Bey mezarlık ziyaretine geç kaldık.


Gibi söyleşiler geçer aralarında.Güllü elinde bir parça tuzlu çörekle söğüt ağacının dibinde, yanında birkaç arkadaşıyla sohbette. Eski bir gelenektir.Ziyaretten getirilen tuzlu çörek bir ağacın altına bırakılır. Kırlangıcın çöreği kapması beklenir.Kırlangıç yanaşır, çöreği gagalar ve havalanır. Ne yöne giderse, nerde  çöreği bıraksa çöreği bırakan kişi orada evlenirmiş. Sonra gençler bu tuzlu çöreği yatmadan önce yer rüyalarında kim onlara bir tas su verirse onunla evlenirmiş.Eski bir gelenekti, yüzyıllardan beri uygulana gelen..Güllü çöreğini ağacın dibine bırakarak saklandı. Kırlangıç kaptı çöreği, dimdik havaya yükselip bulutların arasında kaybolup yitti. İçi bir kötü oldu, bir korku sardı. O akşam ise tuzlu çöreği yiyip yatmıştı. Rüyasında kendi teni gibi beyaz , beyazlar içinde biri vermişti eline bir tas su. İçi ürperdi. Bu kış çetin geçer, hele bir bahar gelse.Bütün kış böyle çetin geçti,yorgun bıraktı Güllü’yü. Su taşı kızım koyuna bak kızım, yemeği pişir kızım… Yorgunluk ruhuna işlerdi. Oysa çılgınlar gibi yaşardı. Ailesinin neşesiydi, çevresinin gülüydü, Güllü’süyüdü…Ah kızım! Ne oldu sana kızım, neden böyle soldun? Derdin ne? Söyle anacığına.O ise köyün en güzel kızı, saçları on köy ötede bilinir, gülümsemesi, ya beyaz tenine ne demeli?Ah kızım ne oldu sana kızım?...


Köyün evleri saclıydı. Sacların saçaklarında eriyen buz sarkıtları baharı müjdeliyordu. Kar yavaş yavaş erimeye başlıyor. İlk eriyen yerler dere kıyıları, vadi yamaçları olurdu. Boz bir toprak görünür, çamur ve sonra yeşillenmeye başlardı. Bazen yüksek kar tepeceklerinin hızla erimesini sağlamak için soba külleri savururdu köylü. Kar külü değil..  gülünün gülüşleri eritiyordu sanki..Güllü eriyen karla bir şeylerin gideceği hissediyor gibiydi. Baharın gelmesine herkes sevinirken o üzülüyor, garip bir yalnızlık çekiyordu. Elleri göye kaldırarak bir yakarışla..keşke yeniden karlar yağsa, şu soba küllerini, su, kıyılarındaki sahte yeşillikleri yeni başta saklasaydı. Zaman sarksaydı, saatler geriye doğru çalışsaydı.. Boş verir bir edayla , kıçı kırık bir kırlangıca mı inanayım, gagasındaki öykünün tezatlığına mı kanayım? Kış çetin de geçti yorgun düşürdü köylüyü. Baharı bayramla ateşlerle, düğünlerle karşılamak . İnadına kök salmış donmuş toprağa inadına başkaldırmış kara bir kardelen gibi yaşamalı, baharda yaşamak karda yaşamak. Değildi bu yaşta toprakta yaşamak.. Kış geçti çetin geçti, bahara sevinmeli.


Ah Güllü’m ah Güllü’m ne oldu sana gülüm. Rengin neden böyle soldu? Anacığına, içi yangın anacığına, senin için bu canı “he” deyip veren anacığına söyle, nedir gamın, nedir kederin?İçten içe üzülüyor susuyor ve büzülüyordu. Anlatılırdı Güllü’ye şu kırlangıçların hikayeleri getirdikleri ölüm haberleri…Yeşillik karın beyazında devraldı köyü. Bütün kış ahırlarda öten horozlar artık dışarıda gür sesleriyle coşan ilk bahar suyunun sesine eşlik ediyordu. Arkadan yeni doğmuş kuzuların melemesi, ya kavakların, söğüt ağaçlarını tomurcuklarına ne demeli? Serin ve derinden esen rüzgarın teniyle buluşması  ve bu tende iki haylaz sevgilinin sevişmesi gibidir yeşilliğin çiçekle buluşması çiçeklerin Güllü’nün elinde açması…Ah kızım ne oldu sana kızım neden böyle soldun?...Kökünde sökülmüş sapında kırılmış gibi duruyordu laleler Güllünün ellerinde. Oysa ne kadar yakışırdı birbirine. Elindeki laleye bir kelebek konar sonrada kanatlanırdı kelebek Güllü’nün ellerine konardı, koklardı… susardı, susardı…Ah Güllüm lale üstüne konmuş kelebeğim ne oldu sana.. Güllü susardı. Dili kilitlenmiş gibi rüyasındaki beyazlar içindeki kişiden su isterdi, ağlardı, ağlardı…


Bir cumartesi sabahıydı. Güneş bulutsuz gökyüzünde parlıyordu. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen boğucu bir sıcaklık vardı. Kışta kalan kar yığınlarını bir günde eritmek istercesine boğucu bir sıcaklık vardı. Güllü: Bu sıcak günü değerlendirmeli ne de güzel olur şimdi dağlarda dolaşarak laleler toplamak..Güllü bir telaşla toparlandı arkadaşlarına aklında geçenleri anlattı. Karar verdiler; dağa çıkılacak, laleler toplanacak, eğlenilecek…Gitme kızım, Güllüm sular yükselir baharda geçit vermez Güllü anasını dinlemedi. Toparlandı arkadaşları, erken çıkmalı evden güneşin güzelliğini Bingöl dağlarında görmeli. Akşam üzeriydi yorgundu güllü saçları dağınıktı yüzünde sıcak bir tebbesüm bütün arkadaşları konuşurken o hep sustu suskunluğu çığlık olurdu oluklarda Bingöl dağlarının eteklerini yalayıp geçerdi sessizliği türkü olurdu…. Hep gökyüzüne doğru bakardı sinsi bir kırlangıcın takibindeydi..Kırlangıcın gölgesi hep bir adım önündeydi.Bingöl dağlarından eriyen kar, coşar köpük köpük olurdu Hotan deresinden geçene ise aşk olsun. Dereye inip karşıya geçmeyeceklerine dair birbirlerine söz vermişlerdi. Derenin öbür kıyısında kırmızı bir lale gülümsüyor, göz kırpıyordu Güllü’ye Güllü: Doyamam ona, gülümsemesine dayanamam.Sinsi kırlangıç lalenin yanına kondu, gagasıyla laleyi parçalamaya başladı. Bir çığlıkla ani bir hareketle atlayıverdi dereye Güllü.Bir çığlık koptu batıp batıp çıkıyordu


Güllü, ama hiç itiraz etmedi suya. Elinde kelepçelenmiş bir mahkum gibiydi, teslim oldu  Bingöl dağlarına, Hotan deresine… saçları suyun üstünde dalgalanıyordu Güllü sürüklendiğinde. Ah kızım, gitme kızım…Bütün vadide ağıtlar yankılanıyordu. Laleler soluyordu, dayamıyordu bu çığlıklara…Ah! Güllüm, ne oldu sana gülüm… mezarı lale bahçesine çevrildi.


Ah! Güllüm ne oldu sana gülüm… kalk ayağa, etrafındaki şu sana benzeyen laleleri gör, kokla sakla…Eski bir gelenekti, derler ki o günden sonra bir daha uygulanmadı. Ah! Güllüm kalk! saçlarını örem gülüm....



Yazan : Hasan YUVANÇ

Sanat Tarihi  : III. Sınıf

Fen-Edebiyat Fak.

kapat