Mektup-II

Gökyüzü mükemmeldi. Yıldızlı ve soğuk bir şubat gecesiydi. Dinlediğim memleket türküleri kanatlandırıp beni dağlarıma götürürdü böyle gecelerde. Oraları beyazın ve siyahın kardeşçe yaşadığı ve yaşandığı yerlerdendi. Ne izi kaldı sevdanın ne de beyazın ve siyahın kardeşliği. Bir şubat gününün gece yarısı güneş doğdu aniden. Sildi geçti siyahı beyazı, ay ışığında toprağın soğuk beyaz örtüsünü. Oysa güneş hayat verendi. Güneşin düşmanlığı bütün şiddettiyle yaşandı o gece.

 

Kim kaldı dersin, terkedilmiş evlerin ayışığındaki gölgelerinden başka. Ne masal anlatıcıları, ne Dengbejler, nede gecenin saklısında kaçak tütün saran kaçaklar. Işte yine buruk bir ezgi çalmaya başladı doğduğum topraklar gibi kokan ve hasretime hasret katan. Hani o şubat günleri içtiğimiz demli çayları, Muş tütünlerini ve doyumsuz sohbetleri sordun ya..

 

Hani o geceyi uğursuzlaştıran çakal ulumaları nı sordun ya.. Hani korkularımızı kendimizle yatağa koyup yorganı başımıza çektiğimiz o şubat gecelerini sordun ya.. Hani o soğuktan kızaran yüzümüzü ve ellerimizi ısıtmaya çalışan ninelerimizi sordun ya.. Hani o yüreklerimize kanat takıp dağlarımızı kuşbakışı gösteren ve sevdalarımızı hep taze tutan türkülerimizi sordun ya... Hani o çarşıdan nane kokulu sakızları ceplerinde taşıyıp getiren dedelerimizi sordun ya... Hani o kirli, gübre kokulu karanlık koyun ağıllarında beraber oyunlar oynadığımız çocukluk arkadaşlarımızı sordun ya..

 

Kalmadılar, silindiler.. Beyaz sayfalardaki kurşun kalemle yazılmış yazılar gibi belli belirsiz izler bırakarak gittiler. Onlardan sadece kırık dökük eski anılar kaldı. Hangi şubat gecesiydi, kimsesizliğimize ve kaybettiklerimize kendimizi öldüresiye ağladığımız? Usul usul, kanatıla kanatıla terkedildik. Şubatlarımız, dostlarımız, çocukluğumuz bırakıp başka dağlara gittiler. Dağlarımız da sahipsiz kaldı, beyaz şubat gecelerimiz de…

Mithat, Berlin 2008