DERSİM İNANCINDA HIZIR ve HIZIR ORUCU


Hızır ve Hızır Orucu

Dersim’de Hızır Orucu, bir ay boyunca dönüşümlü olarak devam eder. Geçen yıl xxxx birinci haftası Ocak ayının 20-21-22’sine, ikinci haftası 27-28-29’una, üçüncü haftası Şubat ayının 3-4-5’ine, dördüncü ve son haftası da 10-11-12’ine rast gelmişti. Hızır Orucu için bu tarihler aslında her yıl aşağı yukarı sabittir ve Miladi Takvime göre Ocak ayının ikinci yarısında başlayıp Şubat ayının ortalarında sona ermektedir. Rumi takvime göre ise durum, Ocak ayının başından sonlarına kadar dört hafta sürer demektir. Geçen yıl Rumi takvime göre birinci hafta 6-7-8 Ocak, ikinci hafta 13-14-15 Ocak, üçüncü hafta 20-21-22 Ocak ve dördüncü hafta 27-28-29 Ocak 2004 tarihlerine rast gelmişti.

 

Yaşlılarımızın, bizim hesapla (‘hesavê ma ra’) ya da eski hesapla (‘hesavo khan ra’) dedikleri bu tarihleme aslında Rum-i Takvime göre yapılmaktadır. Rumi takvim ile Miladi takvim arasında ise 13 günlük bir fark vardır. Bu durumda Rumi 1 Ocak ile Miladi 14 Ocak aynı gün ve tarihe tekabül ediyor demektir. Rumi takvime göre Hızır Orucu, Hızır ayı da denilen Ocak (‘Çele’) ayının, tam olan birinci haftasında başlar. Eğer birinci hafta, tam değil de yarım olarak ayın başına tekabül ederse, bu durum da bir hafta sarkma olur ve Oruç ayın ikinci haftasında başlar. 2005 olan bu yılda durum nedir? Rumi takvime göre Ocak ayının biri, yarım olan birinci haftanın, cumartesisine (Miladi 15 Ocak) rast geldiğine göre, Hızır Orucu, geçen yılki gibi ikinci hafta başlayacak demektir. Bu durumda 2005’in Hızır Orucu’nun birinci haftası Rumi 4-5-6 Ocak (Miladi: 18-19-20 Ocak); ikinci haftası Rumi 11-12-13 (Miladi: 25-26-27) Ocak; üçüncü haftası Rumi 18-19-20 Ocak (Miladi: 1-2-3 Şubat); dördüncü ve son hafta ise Rumi 25-26-27 Ocak (Miladi: 8-9-10 Şubat) tarihlerine denk düşecektir.

 

Doğu Dersim’de ve lokal olarak Balaban/Sansa Deresi’nde şöyle bilinir:Birinci hafta Demenanlılar/Demenan bölgesi, (Z: Zazaca: Demenu),İkinci hafta Haydaranlılar/Haydaran bölgesi (Z: Heyderu),Üçüncü hafta Balabanlılar, Pülümür-Tasini (Z: Balabanu, Pulêmuriye-Tasıniye),Dördüncü ve son hafta Tercan ve Çayırlı tarafıdır. Aynı bölgede alan çalışması yaptığı anlaşılan yazar Munzur Cömert’in bu noktada verdiği bilgilerle benim yazdıklarım çakışmaktadır. Yani söz konusu olan Munzur Cömert’in vermiş olduğu bilgiler tarafımdan da doğrulanmış oluyor.

 

Bu tarihler kısmen bölge ve mıntıkaların konumuna ve kısmen de aşiretlerin durumuna göre belirlenmiştir. Burada tuhaf olan ve akla ilk gelen soru, neden aynı tarihde değil de ayrı ayrı tarihlerin seçildiğidir. Sanırım bu soru, benim gibi bir çok insanın kafasını kurcalamıştır. Genellikle itikatlı ve bilgi sahibi büyüklerimizden edindiğim bilgiler şu doğrultuda olmuştur: Bu tarihlerin mıntıka, bölge veya aşiretlere göre belirlenmesi tamamen dini önder -(Zazacası Bava)- olan dedelerin işidir, onlar tarafından tespit edilmiştir. Bu durumu merakımdan, 90 yaşın üzerindeki rahmetli neneme sormuş ve yukarıda aktardığım cevabı almıştım. Araştırmacı-yazar Munzur Cömert ise, Hızır Orucu’nun ard arda gelen farklı haftalara rastlamasını, Hızır’ın farklı tarihlerdeki konukluğuna bağlamaktadır. Bu durum, Hızır’ın, karda-kıştaki hızı ve –(Zazacası Xızıro Khal, Khalo Sıpe olan nitelendirmeleriyle)- onun yaşlılığıyla açıklanmaktadır. Bu, hoş bir yorumlama olsa da, gerçekte ise durum, dini önder olan dedelerin bir uyarlamasıdır.

 

İlk bakışta bu durum, tuhaf olduğu kadar bencil ve egoistçe bir yaklaşım olarak da değerlendirilebilir. Öyle ya bir ay boyunca dedeler yani mürşitler, pirler, rehberler ve yanlarında birer köçekleri köy köy, ev ev dolaşıp konaklayacalar, yiyip içmekle kalmyıp fazlasını da toplayıp beraber götürecekler. Bundan ötesi can sağlığı. Daha ne istenebilir ki! Gerçekten de bunun bir ‘sömürü biçimi’ olduğu inkar edilemeyecek kadar açıktır. Şüphesiz ki, bu sömürü biçimi sadece aleviliğe özgü değil, bütün dinlerin doğasında şu veya bu biçimde var olan bir olgudur. Dinin, dini inancın en iyisinin bile sonuçta insanların beynini uyuşturan bir afyon olduğunu belirtmekle yetinip işin bu yanının ayrı bir tartışma konusu olduğunu vurgulayıp geçmek istiyoum.

 

İşin diğer bir yanına yani dinin, dini inancın pozitif yanına da temas etmek istiyoum. Bir teolog değilim ama belli koşullarda dinin, dini inançların pozitif bir rol oynadığını da kabul etmek gerekir diye düşünüyorum. Belli koşullarda dinin, uygarlığın gelişiminde sadece olumsuz değil önemli bazı olumlu roller oynadığını da söyleyebiliriz. Mesela ortaya çıkışında İslamiyet’in Arap toplumunun şahlanışında oynadığı rol küçümsenemez. Tıpkı belli bir aşamadan sonra oynadığı köstekleyici rol, başta yine Araplar olmak üzere nasıl ki müslüman toplumların gelişememesinin önünde birinci derecede olumsuz rol oynamış ya da hala oynuyorsa.

 

Konumuza yani, Hızır Orucu’nun böyle ayrı ayrı günlere gelmesinin yorumuna dönersek: Avrupa’yı yakından tanıyanlar, Türkçesi karnaval olan ‘Fastnacht’ denilen şenlikleri bilirler. Bu şenlikler her yıl Şubat-Mart aylarında yapılır. Kutlama biçimleri bakımından bir benzerlik bulmak oldukça zor. Ama bu şenliklerin bir inançsal boyutu da var. Yani inanç yönünden ve de aynı mevsime rastlanmasından ötürü arada bir benzerlik kurulabilir. ‘Fastnacht’ şenlikleri tek bir günde yapılmaz, bir ay boyunca köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir ve ayrı ayrı yapılır. Ve bunun da kendine özgü güzel yanları var. Bu bakımdan Hızır törenlerini değerlendirdiğimizde hem bir benzerlik ve hem de kendine özgü ayrı bir güzellik görebiliriz. Mesela Hızır törenlerini, kurban bayramı ile karşılaştırdığımızda kesinlikle ayrı bir tat, ayrı bir haz alındığını söyleyebiliriz. Kurban Bayramında binlerce hayvanın aynı andaki kesimi, dayanılmaz bir manzara oluştururken, Hızır Orucu esnasındaki durum biçimsel de olsa daha farklı ve kabullenilir bir vaziyet arzetmektedir. Bu bakımdan Dersim’de Hızır Orucu’nu ve törenlerini bir ‘özgünlük’ olarak değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.

 

Hızır Orucu, ne tam olarak bir matem ve ne de tam olarak bir şenlik havasında kutlanır. Tam olarak, bir bayram havasında kutlandığını söylemek oldukça zor. Yani inançsal boyutundan ötürü bir hüzün, bir yakarış ve dileklerde bulunma söz konusudur ve bu kendini oruç şeklinde göstermektedir. Oruç, bir nevi kendi kendini cezalandırmadır, nefsini terbiye etmedir. Bu, kötülüklerden uzak durmak ve uzak olmak için dileklerde bulunmak anlamına gelir. Orucun sonucu ise, bir kutlama değil, ama bir merasimdir. Belki de bunu, söz konusu olan diyetin ya da cezanın ödendiğine inanmak ve af olunmak üzere yapılan bir tören, bir seromoni olarak nitelemek daha doğru olacaktır.

Oruc’un üçüncü ve son günü olan Perşembe’den itibaren bütün hazırlıklar yapılır, sabahleyin bayramlık elbiseler giyilir, Zazacası Miaz olan lokma ve helva özenle pişirilir ve hep beraber kurban kesme yerine gidilir. Kurban kesme töreni, genellikle önceden ayarlandığı için ‘Bava’ denilen Alevi dedesinin huzurunda ve O’nun duasıyla başlar. Duadan sonra el öpülür ve kurban kesilir. Bu sırada Miaz’dan ve helvadan birer parça (lokma) törende bulunan her kese dağıtılır. Törene, ailenin bütün bireyleri dışında varsa bir dede, misafir ve komşu olan davetliler katılır. Bu törenlerin biçiminde ve kullanılan malzemede yöreden yöreye bazı farklılar da gözlenmektedir. Ama Dersim’de durum öz olarak aynıdır.

 

Dersim inancında Hızır baş tanrıdır

Hızır Orucu Dersim’de, Dersim İnancı’nın baş tanrısı olan Hızır’a adanmıştır. Bunun, tamamen Dersim İnancı’na özgü bir inanış biçimi olduğu söylenebilir. Gerçi, Dersim dışında da Hızır inancı vardır. Gerek müslümanlıkta ve gerekse Hıristiyanlıkta Hızır motifleri söz konusudur. Ama bu inançlardaki Hızır motifi bir evliya veya bir ermiş biçimindedir. En iyimser bir nitelemeyle en büyük ermiş, evliya, nebi ya da peygamber olabilir. Ama kesinlikle peygamberden önce veya peygamberden büyük değildir. Bu, özellikle İslami inanış ve yorum açısından böyledir. Oysa Dersim inancında Hızır, en büyük olan tanrı yani baş tanrıdır.

 

Bunu doğru anlamak ve doğru tanımlamak için, sanırım Dersim İnancı’nı iyi tanımak şarttır. Kısaca özetlemek gerekirse Dersim İnancı, çok tanrılı bir inançtır. Çok tanrılıcılık, Latince’de Paganizm olarak nitelendirilir ve inananlarına da pagan denir. Öte yandan bir de Türkçe’ye doğatanrıcılık veya kamutanrıcılık olarak giren Panteizm vardır. Panteizmin ortak yargısı, “doğayla tanrıyı bir ve aynı şey sayma”dır. Ama bu yargıya çeşitli yollardan ve farklı yorumlardan varılmaktadır. Dolayısıyla Panteizm yani kamutanrıcılık tek bir biçim arz etmez, farklı yorumlara ve farklı kollara ayrılır. İster Paganizm şeklinde açıkça çok tanrıcılık ve isterse Panteizm şeklinde doğatanrıcılık olsun, her ikisi de çok eski inanç biçimleridir. Ve bu inançlar, yaşanılan tarihsel süreçlerde çok şey almış, çok şey vermiş ve büyük değişiklikler geçirerek harmanlanmış ve yeniden biçimlenmişlerdir.

 

Dersim İnancı olarak ifade ettiğim bu inanç, işte bütün bu inançların bir karışımıdır. Bu eski inançlar, öncesini bir yana bırakırsak yazılı tarihi bize sunan Sümerle Mezopotamya’dan başlar, Anadolu’da Hitit, Hurri, Urartuyla devam eder, eski Mısır’dan Grek uygarlığına, İran’dan eski Hint uygarlığına kadar uzanır, gider. Güneş, ay ve yıldızların, su, fırtına, ateş, güzellik ve dağların, vs. gibi daha yüzlercesinin ve hatta binlercesinin tanrısı var. Daha bundan üç bin yıl önce insanların ‘otuz beş bin’ tanrıya taptıkları var sayılmaktadır. Ya ondan sonrası! Zerdüştlük, Yehovacılık, Hıristiyanlık, Müslümanlık ve bunların kabulü sürecindeki gelişmeler ve etkiler, yeniden harmanlanma ve şekillenmelere neden olmuştur.

 

Coğrafyamızdaki inançsal ve kültürel yapılanmaları güçlü bir şekilde, en son olarak İslamiyet ve İslamiyet sürecinde yaşanmış gelişmeler şekillendirmiştir. Özellikle dördüncü halife olan İmam Ali’nin öldürülmesinden sonra İslamiyet, yeni bölünmeler ve çatışmalarla karşı karşıya kaldı. Bu çatışmalar ve bölünmeler sadece Araplarla sınırlı kalmadı, başta komşu halklar olmak üzere çevre bölgelere de yayıldı. Komşu ve çevre halklar içinde özellikle İran-i halkların yeri daha özgün ve daha belirgindir. Bazı halklar tümüyle ya da kısmen, kılıç zoruyla ya da gönüllü olarak İslamiyeti kabul etmiş veya boyun eğmişlerdir. Ama bazı halklar, Arap-İslam istilacılarına karşı ölümüne direnmişlerdir. Bu halklar, hem Emeviler ve hem de Abbasiler döneminde baskı ve zulme uğrayan Ehlibeyt evlatlarını ve yandaşlarını içlerine alarak korumuşlardır. Ehlibeyt evlatlarının ve yandaşlarının bu halklara getirdiği bir Ali ve Ehlibeyt sevgisi ve doğal olarak da sahip oldukları bir dinsel teması vardı. Bu halkların ise, İslamiyet öncesine dayanan inançları ve kendi özgün kültürleri söz konusudur. İşte bu süreçte, özellikle İran-Anadalu-Mezopotamya üçgeninde yeniden harmanlanma ve yapılanmalar oluşmuştur.

 

İslamiyet’in ortaya çıkışı ve yayılması döneminde İran’da egemen din hala Zerdüştlüktür. İran’da Zerdüşt dini, devlet dini olarak yüzyıllarca egemen din olarak kalmıştır. Gerek tarihsel süreçteki gelişmeler ve gerekse devlet ve egemen sınıflardaki yozlaşmalar, Zerdüşt dinini de yozlaştırmıştır. Önce Mani (İS. 215-273), üçyüz yıl sonra Mazdek (ö.579) adlı peygamberler yeni çıkışlar denemişlerse de, bunların karşılığını hayatlarıyla ödemişlerdir. Mazdek bildirisinin odağını “eşitlik” fikri oluşturmaktadır. Düşmanları tarafından Mazdekçiler, tıpkı daha sonra Müslümanlar tarafından Alevilere isnat edildiği gibi, “kadınlarda ve mülkiyette ortaklığı savunmakla” suçlanmışlardır. Görüldüğü gibi orta-doğu ya da yakın-doğu olarak nitelenen bu bölgeler içten içe kaynamaktadır ve İslamiyetin başarısı ve yükselişi olmasa, gelişmeler belki de daha farklı olarak şekillenecektir.

 

Aleviliğin Ortaya Çıkışı ve Şekillenmesi

İslam orduları İS. 636’da Suriye ve Filistini, 641’de Mezopotamyayı, 642’de Mısır’ı ve 651’de İran’a kadar olan coğrafyayı işgal ederek Sasani devletinin varlığına son verir. Gittikçe büyüyen ve gelişen Arap-İslam imparatorluğunda her şey, dikensiz gül bahçesi değildir ve sorunlar giderek büyür. İmam Ali’nin İS. 659 yılında halifelikten uzaklaştırılması ve daha sonra öldürülmesiyle önceleri Araplarla başlayan İslam içindeki bölünme, sonraları İslam işgali altındaki bölgelere yayılır. Arap işgallerine karşı gelişen direnişler, çoğu zaman İslamiyete karşı direnişlere dönüşür. Eba Müslim’in uzlaşıcı yaklaşımına rağmen hileyle öldürülmesinden sonra, Babek ve Hurremiler isyanı, Karmatiler hareketi, Hasan Sabbah ve Alamut İsmailileri direnişleri Mezopotamya ve İran’daki önemli tarihsel olaylardır. Anadolu’da 13.yy. ortalarında Babailerle başlayan direnişler, 16. ve 17. yüzyıllar boyunca sürmüştür. Şüphesiz ki bu isyan ve direnişler sadece dini değil aynı zamanda etnik ve ekonomik bölünmelerin beslediği sosyal içerikli hareketlerdir. İşte, genel olarak Alevilik ve özel olarak da Dersim İnancı veya Dersim Aleviliği böylesine bir tarihsel süreçten geçerek gelişmiş ve şekillenmiştir.

 

Eski ve Yeni İnançların Bir Sentezi Olarak Dersim İnancı

Yaşanan tarihsel süreçte Dersim İnancı ve kültürü, öteki komşu halkların inanç ve kültürlerinden etkilendiği gibi onları da etkilemiştir. Zaten başka türlü düşünülmesi de olanaksızdır. Ancak, burada önemli olan ve altı çizilmesi gereken nokta kendine ait olan özgünlüktür. Evet, Dersim İnancı veya Dersim Aleviliği derken kastettiğim şey bu özgünlüktür. Dersim İnancı kavramı, son yıllarda Dersim ile ilgili çalışmalar yapan araştırmacılar tarafından kullanılmaktadır. Yeni ama önemli ve dahası özgün bir yaklaşımı ifade eden bir nitelemedir. Bu nitelemeyi benimsiyorum ve tartışılarak anlaşılmasını istiyorum.

 

Dersim İnancı ile ilgili alan çalışması yapan yazarlardan Munzur Cömert, ‘Dersim İnancı’nda DUZGIN’ adlı makalesinde, “Dersim İnancı tanımıyla anlatmak istediğimiz, Dersim halkının bütün zorluklara rağmen günümüze kadar ulaştırmayı başardığı Alevilik öncesi inançlarıdır” demekte ve devamla, “Dersim İnancı’nı Alevilik’le ustaca birleştiren ve kaynaştıran Dersimli’lerin bugünkü inancını belirleyen de işte bu sentezdir ve biz bunu ‘Dersim Aleviliği’ olarak adlandırabiliriz” diye yazmaktadır. Görüldüğü gibi, ‘Dersim İnancı’ ile ‘Dersim Aleviliği’ iki ayrı olgu yani ‘eski’ ve ‘yeni’ inancı tanımlamak üzere iki ayrı kavram olarak ayrı anlamlarda kullanılmıştır. Bu bir yaklaşım biçimidir ama doğrusu bilimselliği tartışma götürür.

 

Ben ise, yöntem olarak sorunu biraz daha farklı olarak tamımladım. Şöyle ki, biz ‘Dersim Aleviliği’ dediğimizde zaten Dersim’e ait olan bir özgünlüğü kast ediyoruz. Bu özgünlüğü meydana getiren unsurlar nelerdir? Yani neden sadece ‘Alevilik’ değil de ‘Dersim Aleviliği’ diyoruz? Dersim Aleviliği dediğimizde, Dersim’e özgü olan dinsel veya inançsal sistem anlaşılır. Dersim Aleviliği, Dersim kültürel ve sosyal yaşamının tarihsel süreç içerisindeki inançsal şekillenişidir. Bir toplumun inancı, doğal olarak o toplumun dilsel, kültürel, felsefi ve düşünsel yapısıyla, adet, gelenek ve görenekleriyle, tarihi ve coğrafyasıyla ve bütün bunları yansıtan etnik kimliğiyle yakından ilişkilidir. İdeolojik bir biçim olarak din ya da inanç, çoğu zaman kültür ve düşünceyi şekillendirmiş veya bunlar tarafından şekillenmiştir. Peki, bütün bu yapılanmalar ve şekillenmeler nasıl meydana gelir veya oluşur? Tabii ki yaşanılan uzun bir tarihsel süreç içerisinde. Diğer bir deyişle bu, eski ile yeninin tarihsel süreç içerisindeki sentezidir. ‘Dersim Aleviliği’ dediğimizde, anlaşılması gereken Dersim’in eski inançları ile yeni inançlarının sentezi ise, ‘eski’ olanlar neden ‘Dersim İnancı’ ve ‘yeni’ olanlar da ‘Dersim Aleviliği’ olarak ayrı ayrı kavramlarla nitelensin ki?

 

Olgu şudur: Bugünkü ‘Dersim İnancı’, eski ve yeni inançlarının bir sentezidir. Dersimli’lerin Alevilik öncesi inançları, Aleviliğin ortaya çıkmasıyla yeniden harmanlanarak yeni bir biçim almıştır. Eski ve yeni inançlarının ifadesi olan Dersim İnancı derken, anlaşılması gereken budur. Alevilik de bir inanç ve burada yeniyi temsil eden inançtır. Dolayısıyla Dersim Aleviliği denildiğinde, kast edilen Dersime’e özgü olan bir Alevilik inancıdır. Tıpkı Anadolu Aleviliği denildiğinde, Anadolu’ya özgü olan bir Alevilik anlaşıldığı gibi. Görüldüğü gibi burada sorun, ‘Dersim İnancı’nın adlandırılması noktasındadır. M. Cömert, Dersim’deki eski inanca ya da inançlara bir ad bulamamıştır. Dolayısıyla sadece eski inançlar için kullandığı ‘Dersim İnancı’ kavramı da aslında ayakları havada asılı kalmaktadır. Bu da anlaşılır bir şeydir, çünkü yeterince bilinmeyen ve tanınmayan bir inancı ifade eden bir kavramı bulmak ve kullanmak öyle kolay olmasa gerek. Gelelim asıl meseleye yani Dersim İnancı’nın adlandırılmasına.

 

Dersim İnancı’nın adı nedir veya Dersim İnancı’nın bir adı var mıdır?

Bir olgunun adlandırılması veya bir adının olması bir çok etkene bağlı olabilir. Bir halkın kimliği veya kimliği doğrudan ilgilendiren olgular için öncelikle o halkın kendi dilindeki kelimelerin esas alınması mantıklı gelebilir. Ancak, adlandırmalarda bazen bunun tersi olgularla da karşılaşılmıştır. Bu durum sadece ulusal kimlik için değil ülke, dil, din gibi bazı olgular için de söz konusudur. Bazen, yabancı halkların, diğer bir halk için kullandığı kelimeler genel kullanılan adlar olabilmektedir.Dersimliler’in kendi dillerinde, kendi inanç ya da dinini tanımlayan kelimeler var mıdır? Varsa nelerdir?Dersimli Kırmanc/Zazalar için durum şudur: Bizim, kendi dilimizde inancımızı tanımlamak için kullandığımız ad ‘Raa Heqi’ terimidir. Türkçesi: Tanrı yolu, hak yolu, haklı yol, vb. anlamların bir kombinasyonu -(kombinezonu)- dur. Aynı ya da benzer anlamlara gelen kavramlar da kullanılır. Örneğin ‘Raa Xızıri’ (Hızır’ın yolu), ‘Raa Ma’ (Yolumuz, Bizim Yolumuz) gibi. Bu kavramlar, kendi dilimizde kendi inancımızı ifade eden adlardır. Yani hem orijinal ve hem de otantik terimlerdir. Kuzey Zaza dilinde yani Dersim Zazaca’sında, Dersim’de var olan inancın adıdır, Raa Heqi. Öte yandan ‘Yitiqatê Dêsımi’ (Dersim itikadı) ya da ‘Yitiqatê Kırmanciye’ (Kırmanc itikadı) terimleri de aynı manada kullanılır ve Dersim’de var olan inanç kastedeilir.

 

Britanyalı yüzbaşı Molyneux-Seel, 1911 yılının yazında Dersim’de gerçekleştirdiği iki aylık gezisinin notlarında, Dersimlilerin kendilerine dinleri sorulduğunda ‘gerçek yolun çocukları’, doğru veya gerçek ‘yol’ evladı, ‘yol’ eri, vb. anlamlara gelen terimlerle kendi inançlarını tanımladıklarını belirtir ve Dersimliler ile ilişkili olarak en enteresan konu, onların “dini inançları” olduğunu vurgular. Molyneux-Seel, aynı anlamda “Yol Uşağı” terimini de kullanmaktadır. Bazı yerli yazarların da aynı tabiri kullandıklarına rastlıyoruz. Ama bunun pek sağlıklı bir niteleme olduğu kanısında değilim. Yabancı gezginler, seyahatlerinde genellikle Türkçe konuşan ya da bilen tercümanlar kullanmışlardır ve genellikle bunların yetkin oldukları da söylenemez. “Uşak” diye bir terim Zazaca’da yoktur ve bunun Türkçesi de pek anlamlı sayılmaz. ‘Uşak’ tabirinin, ‘mensup’ olmak anlamını da taşıdığını kabul etsek bile, Zazaca’da bu “Ewladê Raê” olarak bilinir ve söylenir. ‘Ewladê Raê’ teriminin Türkçesi ise ‘yol evladı/evlatları’ ya da ‘yol eri’ manalarına gelir ki, doğrusu da böyledir.

 

Alevi/lik-Kızılbaş/lık terimleri, bize yabancı olan kavramlardır ve bunlar bize Türkler ve Türkçe üzerinden ulaşmaktadır. Biz kendi dilimizde inancımızı Alevilik ya da Kızılbaşlık olarak nitelemiyoruz. Alevilik veya Kızılbaşlık terimleri ancak Türkçe konuştuğumuzda devreye girmektedir. Bu terimlerin Dersim’deki tarihi, en iyimser bir değerlendirmeyle Türkçe’nin Dersim’e girişiyle eş zamanlı olabilir. Bu ise çok eski sayılamayacak kadar yakın bir zamana denk düşer. Bu bakımdan Alevilik, Kızılbaşlık terimlerini Dersim için kullandığımızda belli bir ihtiyat içinde ve ‘özgün’ bir biçimi ifade ettiğini bilmek gerekir. Dersim İnancı’nın özellikleri ile Anadolu’nun öteki bölgelerindeki Alevi/Kızılbaş inancını karşılaştırmak, ortak ve ayrı yanları ortaya koymak gerekir. Dersim’in çevre bölgelerindeki Alevi/Kızılbaş Kürt ve Türk/Türkmen gruplarının, Dersim İnancı ile ortak veya benzer yanları daha güçlüdür. Fakat Dersim’den uzaklaştıkça, İnancı’ndan da uzaklaşılmakta ve yer yer adeta farklı bir inanç, farklı bir Alevilik/Kızılbaşlık ortaya çıkmaktadır. ‘HIZIR ve HIZIR ORUCU’ adlı makalesinde yazar Hakkı Saygı bu durumu şöyle tespit etmektedir: “Hızır Orucu, genellikle Anadolu Alevileri arasında daha çok yerine getirilmektedir. Hızır Orucu, Rumeli Alevi ve Bektaşileri arasında pek fazla bilinmez.” Ali Sümer ise, bu durumu “Anadolu'daki bölgelere göre bu tarih 20 Şubat ile 21 Mart arasında gerçekleştirilir. Ayrıca bu tarihler arasında evler temizlenir, temiz giyinilir ve üç gün "HIZIR" orucu tutulur. Tarihî nedenini tam bilmemelerine rağmen Anadolu Alevîleri bu geleneği hâlen yaşatmaktadır. Hızır inancı Türklerde doğrudan doğruya baharın gelmesi ile ilgili bir inançtır.”(NEVRUZ ve NEVRUZ GELENEĞİNİN TEMEL UNSURLARI, Ali SÜMER (AKKAV Bilim Kurulu Başkanı).

 

Dersim, bir tanrılar ülkesidir

“Dersim, bir tanrılar ülkesidir.” M. Cömert’in bu tespitine aynen katılıyorum. Gerçi, buna yakın bir belirmenin Anadolu ve Mezopotamya için yapıldığını da biliyorum. Ama Anadolu veya Mezopotamya için yapılan tespitler, geçmiş ve yaşanmış olanlar içindi. Oysa Dersim için bu günceldir, dün vardı, bu gün var ve yarın da yaşayacak gibidir. Dersim’de, konumuz bağlamında sadece Hızır’a adanmış, Hızır’a atfen veya Hızır mekanı olarak bilinen onlarca ziyaret/gah ve kutsal kabul edilen yerler söz konusudur. En ünlüleri şunlardır: Gola Xızıri/Gola Bağıre (Bağır Gölü), Gola Xızıri/Gola Buyere (Buyer Gölü), Yoğır Gol/Golê Xızıri (Ağır Göl), Khalo Sıpe (Beyaz İhtiyar), Hêniyê Khalê Sıpi (Beyaz İhtiyar Çeşmesi). Ayrıca Golê Xızıri (Hızır Gölü), Kemerê Xızıri (Hızır Kayası), Lınga Xızıri (Hızır Ayağı), Nisangê Xızıri (Hızır Nişangahı) gibi adlarla anılan, hemen her mıntıkada Hızır’a adanmış bir kutsal yer vardır.

 

Zazaca’da Hızır için kullanılan belirleyici bir sıfat da ‘BIMBAREK’ sözcüğüdür. Mübarek, kutsal anlamına gelen bu sözcük kullanıldığında, genellikle adı anılmaksızın Hızır anılır. Örneğin yukarıda adlarını yazdığım bütün bu ziyaretler aynı zamanda Hızır terimi yerine Bımbarek sıfatı konularak da anılır. Kemerê Bımbareki, Gola Bımbareki (Mübarek Kayası, Mübarek Gölü) gibi. Şüphesiz ki, Dersim inancında Hızır tek tanrı değildir. Ama en büyük tanrı, ya da baş tanrı olarak nitelendirilebilinir. Yazar M.Cömerd teredütsüz olarak “hiç kuşkusuz, baş tanrı Hızır’dır” diye yazmaktadır. Bazılarının hiddetle bu görüşe karşı çıktığını biliyorum. Ama bu karşı çıkmaların hiç bir bilimsel temeli yoktur. Karşı çıkanların ortak savları, ‘Dersim İnancı’nın çok tanrılı olmadığı ve tek bir tanrı inancının olduğu noktasında düğümlenmektedir. Ama bu gerçeği inkardan başka bir şey değildir.

 

Bu gün yaşayan Dersim İnancı’nda, Hızır dışında önemli bir tanrının daha olduğu doğrudur. Yukarıda Dersimli’lerin kendi ana dilleri olan Zazaca’da kendi inançlarını tamımlarken, isim olarak ‘Raa Heqi’ terimini kullandıklarını belirtmiştim. Evet, Dersim İnancı’nda en önemli tanrılardan biri de ‘Heq’ olarak bilinir. Zazaca Heq, Türkçe’deki Tanrı, Arapça’daki Allah ile aynı manada kullanılır. Heq ya da bazı yörelerde Haq olarak kullanılan bu sözcük, Arapça ‘Hakk’tan gelmektedir yani Arapça kökenli olduğu kabul edilir. Bu durum Hızır için de geçerlidir. Yani Zazaca ‘Xızır’ olarak telafuz edilen Hızır kelimesi, Arapça kökenli ‘Hizr’ sözcüğünden gelmektedir. Raa Heqi (Hak yolu) ve Raa Xızıri (Hızır yolu) genel olarak veya çoğu zaman aynı anlamda kullanılmaktadır. Yani bunların eş anlamda, özdeş olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Bu durumda Heq (Hak) ile Xızır (Hızır) tekleşir, tek bir tanrı olarak algılanabilir. Fakat diğer yandan Hak, Hızır’dan ayrı bir tanrı olarak görüldüğünde durum değişir. İki tane büyük ya da baş tanrı olgusu ortaya çıkar. Bu durumda Hızır’ın ‘baş tanrı’ olduğu yargısı kuşku götürür. Hatta yer yer Hak (Heq) adlı tanrının, Hızır’dan önce geldiğine de rastlayabiliyoruz. Kanaatimce bu durum, yani Hak’ın baş role yükselmesi veya yükseltilmesi, Hızır’ın önüne geçmesi, tek tanrılı dinlerin ve özel olarak da İslamiyetin etkisi ve baskısıyla olmuştur ve de bu süreç hala devam etmektedir. Ancak, şunu da vurgulamak gerekir ki, Dersim inanışındaki Heq ile İslam’ın tanrısı olan Allah’ın rolleri bir ve aynı görülmez. En azından bu güne kadar yaşanan süreçte bu, böyledir.

 

Dersim İnancı’nın en önemli tanrılarından biri olan Heq (Hak), İslam’ın tanrısı Allah gibi öyle her şeye karışmaz, her şeye müdahale etmez. Bunun da Dersim İnancı’nın yapısından yani çok tanrılı olmasından ileri geldiğini düşünüyorum. Bilindiği gibi çok tanrılı dinlerde hemen her şeyin ya da en önemli şeylerin ayrı bir tanrısı vardır. Dolayısıyla bu tanrılar arasında bir görev bölüşümü vardır. İşte, çok tanrılı bir din olarak Dersim İnancı’nda da olan bu durumdur. Bu bakımdan Dersim İnancı’ndaki Heq yani Allah ister en büyük tanrı veya isterse baş tanrı olarak kabul edilsin, O, bu dünyadaki işlere genellikle karışmaz. Denebilir ki O, yerde de değil, esas olarak göklerdedir. Orada bir yerlerde, her şeyi ama istisnasız her şeyi görmekte ve gözetlemektedir. Bu bakımdan yer yüzündeki olaylarda, yer yüzünde olan bitende genellikle Hızır baş roldedir. Kim bilir, belki de görev bölüşümü böyle yapılmıştır.

Bu durum bir paradoks olarak görülebilir ama olgu böyledir. Egemen kanıya aykırıdır diye olgunun olduğu gibi konulmaması, gerçeğin inkarı anlamına gelecektir. Bu durum, sadece tek tanrılı dinlerdeki yaklaşıma aykırı değildir, aynı zamanda şöyle ya da böyle, ister Anadolu Aleviliği, ister Bektaşilik ve isterse her ne ad ile nitelenirse nitelensin, Dersim İnancı dışındaki öteki Alevi/Kızılbaş inanç biçimlerinden de farklıdır. Türkçe konuşup yazan Alevi çevrelerinde, genel olarak Aleviliğin, özel olarak da ‘Anadolu Aleviliği’nin çok tanrılı olduğuna dair bir emare göremiyoruz. Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik üzerine yazanlar, söz birliği etmişcesine çok tanrılılık konusuna girmek istemiyorlar. Bazıları için varsa Ali, yoksa yine Ali’dir. Açıktır ki, bunun sonucu var olan mevcut inancı korumak ve geliştirmek değil, istedikleri, bir inancı yeniden biçimlendirmektir. Bu yeniden biçimlenmenin varacağı nokta, aşağı yukarı bellidir: Tek tanrılı bir Alevilik. Bu tek tanrılı Alevilik, genel olarak tek tanrılı dinlerin ve özel olarak da İslami tek tanrıcılığın bir versiyonu olacaktır.

 

Dersim İnancı’ndaki tanrılar sadece Hızır (Xızır) ve Hak (Heq) ile sınırlı değildir. Denebilir ki Hızır (Xızır) ile Hak (Heq) en önemli ve en büyük tanrılardır. Bunların dışında Roştia/Nurê Mıhemedi (Muhammed’in Işığı/Nuru) adıyla Güneş tanrısı, Nurê Ana Fatma adıyla Ana Fatma’yı temsilen Ay tanrısı ve Hz. Ali’yi temsilen Ğoli/Oli/Eli adlarıyla Hızır ayarında, bazen de Hızır donunda bir tanrı daha vardır. Bu tanrıların rolleri ve görevleri ve özellikle de Ğoli’nin kimliği noktasında bazı farklı yorumlar da vardır. Ama bu beş tanrının, genellikle yer yüzünde yaşamadıkları veya esas olarak göklerde ya da her yerde oldukları ve en büyük tanrılar oldukları genel kabul gören bir yaklaşımdır. Bunları sınıflandırmak oldukça zordur. Ama eğer bir sınıflandırma zorunluluğu olursa, şöyle bir tasnif yapılabilir diye düşünüyorum: En büyük tanrılar olan Hızır (Xızır) ile Hak (Heq) birinci ve en üst, diğer üç tanrı olan Güneş tanrısı, Ay tanrısı ve Ğoli de ikinci derecede büyük tanrılar olarak sınıflandırılabilir.

 

Dersim, evliyalar yurdudur

Bu konuda daha farklı yorumlarda ve farklı sınıflandandırmalarda bulunmak da mümkündür. Ancak, bunu ayrı bir tartışmaya bırakarak, konuyla bağlantılı diğer bir noktaya geçmek istiyorum. Dersim İnancı, sadece bu beş tanrı ile de sınırlı değildir. Bir diğer kategoriye konulabilecek olan Dersim’in öteki tanrı veya yarı-tanrıları ise, yer yüzündeki tanrılardır. Bunlar da ya genellikle yaşamış ya da yaşadığı farz edilen evliyalar ile dağ, su kaynağı (pınar) vb. mekanlara tekabül eden Ziyaret yeri veya Ziyaretgahlardır. Genellikle, türbe veya yatır anlamına gelen ve ‘Hews’ ya da ‘Hewıs’ denilen kutsal yapılarla temsil edilirler.

 

Bu kategorideki tanrı ve yarı-tanrılar, aslında iki ayrı türden oluşmaktadırlar. Birinci tür, yaşamış veya yaşadığına inanılan evliyalara tekabül etmektedir. Bunların, Dersim’deki en ünlüleri Kureyş/Kures (Khures), Baba Mansur (Bava Mansur/Bamasur), Şeyh Ahmet (Şix Ahmet/Şixamet/Şixhemed), Seyit Sabun (Sey Savun), Derviş İlyas (Dewres Eylas), Derviş Gülabi (Dewres Gulavi), Derviş Gevır (Dewres Gewır), Yetim Ahmet Türbesi (Hewsê Hemêsey), Seyit Türbesi (Hewsê Seydi), Sarı Saltık, Ağuçan (Ağwuşên) ve diğerleridir. Görüldüğü gibi bunların hemen hepsi ya bölgedeki seyit/dede aşiretlerinin atası ya da daha küçük kabile veya ocağın (aile/soy) ileri gelenleridir. Bunların, kutsal kişiliklere sahip oldukları var sayılır ve bu yanı ile kendilerine tapılınır. Bu tapınma biçimi mutlak değildir ve kişiden kişiye değişir. Ama genel olarak kutsal kişiliklere sahip olduklarını ve ermiş, evliya, vb. statüde değerlendirildiklerini söyleyebiliriz. Bu yanı ile bunların tanrısal bir varlık veya kişilik arz ettikleri söylenebilir. Sanıyorum, bunların ‘yarı-tanrı’ olarak nitelendirilmesi en doğrusu olacaktır. Fakat onların tanrı olarak adlandırılmaları, bir abartı olur. Kanımca, M. Cömert Kureyşi, ‘tanrı’ olarak nitelendirerek böyle bir abartıya yol açmaktadır.

 

Aynı kategorinin ikinci türü olarak nitelenebilecek tanrı ve yarı-tanrıları ise, ‘Ziyaret’ veya ‘Ziyaretgah’ olarak bilinen ve kutsal kabul edilen mekanlardır. Bunlar en çok yüce dağlara veya ulu pınarlara tekabül etmektedir. Düzgün Dağı ve kayası: Düzgün Baba (Koê/Kemerê Duzgıni: Duzgın Bava), Tuzık/Tujik Baba (Thuzık Bava), Büyük Çeşme (Heniyo Pil), Bağır dağı ve gölü, (Ko u Gola Bağıre), Buyer dağı ve Gölü (Ko u Gola Buyere), Ağır Göl (Yoğır Gol), Khalo Sıpe (Beyaz İhtiyar), Hêniyê Khalê Sıpi (Beyaz İhtiyar Çeşmesi), Munzur Baba Gözeleri (Çımê Muzır Bavayi), vs. vs. Dersim coğrafyasında bunların sayısı, eğer binlerce değilse, mutlaka yüzlercedir.

 

Dersim’de yüce dağlar ile ulu pınarlar kutsaldır

Eski inançların bir çoğunda dağlar sadece kutsal değil, aynı zamanda tapılan en yüce, en ulu yerlerdir. Bunun nedeni şudur: Dağlar, koruyucu sığınaklardır. İnsanın ve uygarlığın gelişim sürecinde, dünyanın büyük oranda sularla kaplı olduğu sanılır veya öyle olduğuna inanılır. İnsanlar, yaşamını suyun erişemediği noktalarda sürdürüyordu ki, buralar dağlardır. Dağlarda, aynı zamanda barınma yerleri olan mağaralar mevcuttu, aynı bugün olduğu gibi. İşte insanlar, kendilerini büyük tehlikelerden koruyan bu doğal koruyuculara, hayatları dahil minnet borçludur. Dolayısıyla bunlara taparak Tanrı ilan etmiştir. Miladi yılların başında yaşamış olan Strabon’un ‘Antik Anadolu Coğrafyası’ adlı eserini okuyunca bu yöndeki düşüncelerim daha da pekişti. Batı Anadaolu’da ve Grekler’de (Hellenler’de, eski Yunan’da,) etkisi hala süren Olympos dağı veya dağları çok meşhur ve kutsaldır.

 

Görüldüğü gibi bu durum yani dağlara tapma ve onları kutsal kabul etme Dersim’de, Dersim İnancı’nda devam etmektedir. Dersim’in en yüce dağları kutsaldır ve bunlara tapılmaktadır. Çok açık olmasa da bunlar, Tanrı olarak kabul görmektedirler. Bunlara su kaynaklarını ve pınarları da dahil edebiliriz. Dersim’in en yüce ve en ulu dağı, bütün ziyaret/gahların en büyüğü Düzgün Baba ise, pınar veya su kaynaklarına verilebilecek en güzel örnek de, meşhur Munzur Baba Gözeleri’dir. Aslında, her ziyaret/gah bulunduğu bölgede en kutsal veya en büyüktür. Çünkü, bu kutsallığın veya büyüklüğün tek ve kesin bir ölçüsü yoktur. Bulundukları yer ve ortam dolayısıyla bazı Ziyaret/gah’lar, daha fazla tanınmış ve daha fazla ziyaret edilmektedirler. Düzgün Baba merkezi bir yerde, Munzur Baba Gözeleri de dinlenme ve eğlenme bakımından çok uygun bir konumda bulunduklarından hem daha fazla ziyaretçi çekiyor ve hem de daha fazla tanınmaktadırlar. Ama örneğin dağ ve gölün bir kombinasyonunu oluşturan Bağır (Bağıre), Buyer (Buyere) ikilisi, ne kutsallık, ne de büyüklük bakımından diğerlerinden aşağı değildir. Aynı şekilde Büyük Çeşme (Heniyo Pil) ve Ağır Göl (Yoğır Gol) de, en az ötekiler kadar kutsal ve meşhurdurlar. Bu duruma en çarpıcı örneği, 1911 yılında Dersim’i baştan başa gezen L. Molyneux-Seel “Tüm Dersim’de Kızılbaşların en kutsal saydığı dağdır, bu” diyerek ‘Dujik’ şeklinde yazdığı Tujik/Tuzık (Thuzık) babayı göstermektedir.

 

Bu Ziyaret ve Ziyaretgah’lar, genellikle bir evliya adıyla beraber ve bunlara ait efsanelerle anılırlar. Şöyle düşünebiliriz: Dağ ve pınarların kutsallığı ve bunlara tapılması eski -(İslamiyet ve Hıristiyanlık öncesi)- inançların; evliyalık ve bunlara atfedilen efsaneler de daha sonraki dönemin, islamiyet ve özel olarak da Alevilik sürecinin belirtileridir. İşte, bu iki öğe, Dersim İnancı dediğimiz olgunun iki temel kaynağını veya iki ayağını oluşturmaktadır. Farklı argümanlara yola çıkan Gürdal Aksoy’da benzer bir sonuca şöyle varmaktadır: “Ancak baba ve oğul karşılaştırıldığında, Duzgın’ın bir Kült olarak varlığını Kureş’ten daha etkin bir biçimde sürdürmesi, yine onun eski bir tanrının devamı oluşuna işaret etmektedir” (Gürdal Aksoy, >>MİTHRA’DAN BAVA DUZGIN’A<< Munzur, sy.2/2000).

Ay ve güneş tanrıları ve bunlara ilişkin inançlar için de durum aynıdır. Ay ve Güneş, farklı halklar tarafından değişik adlarla nitelendirilseler de, eski uygarlıkların hemen hemen hepsinde kutsal ve tanrı olarak bilinirler. Örneğin, eski İrani halklarda Mithra, eski Mısır’da Ra, Babil’de Şamas güneş tanrısıdır. Bu günkü Dersim İnancı’nda Güneş, Muhammet’in (Roştia/Tijia Mıhemedi), Ay da Muhammet’in kızı ve Ali’nin eşi Fatma’nın (Nurê Ana Fatma) sureti olarak görülmektedir. (Bazı yazarlarda, kimi Alevi inançlarında, Hz. Ali’nin Güneş’le özdeşleştirildiğine dair bir sav söz konusu ise de, Dersim’de buna rastladığımı söyleyemem). Burada çok açık biçimde görülen şudur: Ay ve Güneş eski inançların, Muhammet ve Ana Fatma ise islamiyet üzerinden gelen Aleviliğin belirtsidir.

 

Bunlardan başka bir de, Yer ve Göğün Tanrısı (Wayırê Hard u Asmêni), Ev ve Aile Tanrısı (Wayırê Çêyi), Kutsal Yer ve Yatırlar Tanrısı (Wayırê Jiar u Diyaru), Hayvanlar Tanrısı (Wayırê Mali), vs. gibi tanrı veya yarı-tanrılar da vardır. Bunların her biri, kendi alanlarında görevlerini yerine getirmektedirler. Aynı öteki eski inançlardaki fırtına, su, bereket, rüzgar, ateş, aydınlık, vs, vs. tanrısı gibi. Bu tanrılar ve kutsal varlıklar ile ilgili daha detaylı çalışmalar yapılabilir. Bunların önem ve büyüklükleri aynı değildir ve yer yer farklılık gösterirler. Aynı zamanda dönemlere göre değişiklik göstermeleri de doğaldır. Ayrıca Türkçe karşılığı ‘Sahip’ olan Zazaca ‘Wayır’ teriminin, etki alanının, büyüklük derecesinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Çünkü bu terim yani ‘Wayır’ tanrı anlamına da gelmektedir. Bu durumda mesela Yerin ve Göğün Tanrısı (Wayırê Hard u Asmêni) ile Ev ve Aile Tanrısı (Wayırê Çêyi) arasındaki fark sorgulanabilir. Sanıyorum, nitelendirmelerde kutsallığın ‘derece’si önemli bir rol oynamaktadır. Ve özellikle de tanrı ile kutsallık veya kutsal varlık arasındaki fark açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu bağlamda Ateş ve Su gibi olguların tanrılığı veya kutsallığı tipik örnekler olarak alınabilir.

 

Munzur Cömert, Dersim İnancı’nda ateşin kutsal olmadığını, kendisiyle çelişmesine rağmen iddia etmektedir. Bunun objektif bir tespit olduğunu düşünmüyorum. Bu olsa olsa, birilerinin Dersim İnancını, Zerdüştlüğün devamı olarak göstermelerine ve neredeyse Yezidilikle (Ezidi/Yezidi İnancı) ile aynılaştırmalarına karşı bir tepki olabilir. Dersim İnancı’nda ateş kutsaldır ve ona büyük değer verilir. Ocağın tütmesinin sembolüdür. Bunun önemi eskisine göre azalmış olabilir ama bu, onun kutsal olmadığı anlamına gelmez. Yukarıda belirttiğim bağlamda değerlendirildiğinde, ateş, artık bir tanrı olma vasfını yitirmiş olabilir ama kutsallığını, sembolik de olsa hala sürdürmektedir. 1866 yılında Erzurum’da görev yapmış olan Britanya Konsolosu J.G.Taylor, Ateş ve Su, hem Persler ve hem de eski Ermeniler için ‘tapılan nesnelerdi’ ve ‘Mah’ (Mihr) ‘Ateş Tanrısı’ idi, diye yazmaktadır. ( Kırmanclar, Kızılbaşlar, Zazalar, sf.27).

Dersim İnancı, hiç şüphesiz ki, Zerdüşt dininin doğrudan bir devamı olarak görülemez. Köklerinden şüphesi olanlar, kendilerini bir ‘kök’e dayamak üzere, böylesi yollara baş vurabilirler. Ancak, hem Med, Pers, Part gibi halklardan ve hem de sonraları Hıristiyanlığı kabul etmiş olsalar bile, aynı coğrafyayı paylaştığımız aryani (İrani) bir halk olan Ermenilerden, onların dil, kültür ve inançlarından, dinlerinden, -karşılıklı olarak- etkilenmemek mümkün değildir. Bu etkileşimi araştırıp ortaya koyarken, kendi özgünlüklerimizi de keşfetmiş olacağız.

 

Konunun uzaması pahasına da olsa son olarak, Yezidilik ile Dersim İnancı/Aleviliği arasındaki ilişkiye de değinmek istiyorum. Bazıları ısrarla, Yezidi -(Muaviye bin İsmail el-Yezidi: Azday halkı, Ezdey ve İzidi adlarıyla anılır)- İnanci ile Dersim İnancı arasındaki benzerlikleri -fakat tek yanlı olarak- öne çıkarmaktadırlar. Aslında, bütün inançlar şu veya bu biçimde birbirini etkiler ve bütün dinler bunun örnekleri ile doludur. Bu bağlamda Dersim İnancı ile Yezidi İnancı arasında bir takım benzerliklerin bulunmasından daha doğal bir şey olmaz. Bunların, belli noktalarda birbirlerini etkiledikleri de kabul edilebilir. Ancak, benim tahminime göre bu etki ve benzerlikler, hiç de öyle abartıldığı kadar büyük değildirler. Yezidilik dininin kurucusu, kutsal kitabı/kitapları, kutsal yerleri ve bayramları gibi belli başlı olgular batıda çok iyi bilinmektedirler.

 

Her şeyden önce Yezidilik dininin baş tanrısı, Melek Tavus, Azazil gibi adlarla anılan ve adı telaffuz edilmemesi istenen Şeytan’dır. Dersim İnancı’nın baştanrısı ise, Hızır’dır (Xızır). Tek başına bu olgu bile aradaki farkı anlatmaya yetmektedir. Okuyucular Hızır ile Şeytan’ı mukayese edip benzerlik ve ayrılıklarerı kafalarında canlandırdıklarında, Dersim İnancı ile Yezidilik arasındaki fark ve benzerliklere daha kolay karar verebilirler. Dersim İnancı ile Yezidi dini arasındaki uzaklık veya yakınlık derecesi yani fark, Hızır ile Şeytan arasındaki yakınlık ve uzaklık derecesi, yani fark kadardır diyebilirim. Pek tabiidir ki, burada yapmaya çalıştığım şey, iki inancın mukayesesidir, yoksa birini övmek, diğerini yermek değildir, niyetim.

 

Her ne kadar çok tanrılığın belirtileri varsa da, Yezidi İnancı esas olarak tek tanrılı bir dindir. Dersim İnancı ise, çok tanrılıdır. Aleviliği ve özel olarak da Dersim İnancını besleyen “Mazdakçı, Babekçi ve Zerdüştçü inançlarla, Yezidilik arasında bir bağ bulunmadığı açıkça görülüyor” diyen Erol Sever’in bu belirlemesiyle, devamında buluşmak dileğiyle konuyu burada noktalıyorum.


Kaynaklar

Munzur Cömert, Dersim İnancı Üzerine Yayınlanmış Yazıları (Ware, Pir Dergileri)

L. Molyneux-Seel, (Kırmanclar, Kızılbaşlar ve Zazalar, der. S.Cengiz).

Şamil İslam ansiklopedisi

HIZIR ve HIZIR ORUCU, Hakkı Saygı

Dünya Tarihi , William H. McNeill, (Çev. A. Şenel, İmge Kitabevi)

Felsefe Sözlüğü Orhan Hançerlioğlu

Erol Sever, Yezidilik ve Yezidilerin Kökeni (Berfin-1993/2)

Dinler Tarihi, Dr.H.G.Yurdaydın/Doç.Dr.M.Dağ (Ankara-1978)